Delirmiş Çocuklar Bahçesi

Sanki yağmur değil de kükürt yağıyordu gökten. Elleri, yüzü her yanı çürümüş et, yumurta kokuyordu, öyle pisti ki, ölebilirdi bu pisliğin içinde. Ağzını kapattı elleriyle, burnunu da. Nefes almasa da olurdu. Birkaç saniye için bile olsa bu kirli his yerini daha temiz bir boğulma hissine bırakabilirdi. Kaçmak ona göre değil, bunu biliyordu. Bir an durdu, bir eli ağzı ve burnundaydi hala, digerini sag dizinin üstüne koydu dinlenmek için.

O sırada arkası dönük adamı gördü yolun gerisinde, onu kovalayan adamdı. Kendisini gizlemeye çalışarak en yakındaki otobüs durağının icine attı. Köseye sıkışmıştı, tek şansı adamın yolun diğer tarafına gitmesiydi. Ama siyah pardösü bir kara bulut gibi çöktü durağın önünde. Yüzü yoktu, siyah şapkası ve çizmeleri vardı. Arkasından sokak lambasının ışığı vuruyordu.

Gözleri alışınca adam karanlık icinde seçilir olmuştu. Siyaha çalan yeşil bir gömlek giyiyordu, nefes nefeseydi. Boğazından çıkan ses bir köpeğin hiriltisini andırıyordu ama hiçbir sey söylemiyordu. Kapı-adamın yersiz sessizliği, bu berbat koku, bağırmak isteyip becerememek hepsi bir kabusun öğeleriydi. Bir kabusun gerçeklikle olan bağı sıradan bir rüyanınkinden çok daha güçlüdür. O an o kadar korkuyordu ki gerceklikle hayal arasında gidip geliyordu sanki, gördüklerinin hangisi gercek hangisi hayal ayırd edemiyordu. Normal bir günde bu adam bu kadar da korkunç gelmeyebilirdi gözüne ama su anda adamın öfkesini, hırsını koklayabiliyordu neredeyse.

O kapı-adam da farkindaydi yaydığı korkunun, sessizliğinin nedenini açıklamak isterdi ancak o neden açıklamasına da engel oluyordu. Elindeki feneri yaktı, cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı, cocuğun yanına yaklaştı. Kağıdı yere atıp, kendisi de bir kara bulut gibi yere dizlerinin üzerine çöktü. Tek eliyle kağıdı açarken diğer elinde feneri hala tutuyordu. Işığı kağıda tuttu.

“Mira sen misin?”

Mira bendim, hem bendim hem de değildim. Onun aradığı Mira dün gece bir kadını pencereden aşağı saniye tereddüt etmeden fırlatan Mira’ydı ama ben o Mira miydim? Sırtımda bir karabasan gibi ağırdı şimdi bu korkunç yabancı. Kalbimi ellerinde tutuyordu sanki, her an daha çok sıkıyordu. Nefessiz kalıyordum, suratım ıslak asfalta değiyordu. Ağzımdan akan su yağmura karışıyordu, yüzümün sol yani eziliyor, irice bir taş ağız boşluğumu zorluyordu. Sol kolumu çekti, elime bastı. Botuyla eziyordu elimi. Bir seyler söylemesini bekliyordum hala, elindeki feneri yüzüme tutuyordu. Gözlerim kamastigi icin yüzümü yana çevirince feneri yerde hala açık duran kağıda doğru tuttu. Şimdi kağıt da ıslanmıştı. Işığı bir yüzüme, bir kağıda tuttu. Soruya yanıt ver der gibi. İste o an, Bozulmuş yumurta gibi kokan hava, pisliğim ve en çok da korkum yüzünden midemdeki her şeyi durağın icine çıkardım. Mira sen misin yazılı kağıdın tam üzerine. Biraz olsun rahatlamıştım. Beni sırtımdan çekerek yola çıkardı. Kaçmaya çalıştım, bir ayağıyla sırtıma basıyordu, avını kıskivrak yakalamış bir avcı gibiydi. Cehennemdeydim ve bu adam da zebaniydi. Biraz sonra ceketimin yakasından tutarak beni doğrulttu. Cebinden birsey çıkardı az sonra onun bir çuval olduğunu fark ettim, gözlerimin önüne gelen ilk ve tek sey kafamda bir cuvalla bir ağaca asılmış cansız bedenimdi. O kadar güçlüydü ki korkumun verdigi son bir cabayla bile elinden kurtulmamın imkanı yoktu.

Karanlık. Sonra nereye doğru yola çıktığımızı bilmiyorum. Orada birinin evine davetsizce girmiş ama yakalanmış kafasına son bir sopa darbesini yemek icin bekleyen bir fare gibi, yağmurun altında bekledim. Ellerim bağlı, kafamda çuval, ağzımda kusmuk ve burnumda hala o kahredici kükürt kokusu. Az sonra bir araba sesi bize doğru geldi, çuvalın icinden de olsa farlarin ışığını sezebiliyordum. Yanımıza yaklaşınca yavaşladı. O an bir aptal gibi belki de kurtulduğumu zannetmedim diyemem. Umuyordum en azından. Bağırmaya cesaret edememiştim. Ancak gelenler zebaninin arkadaslariydi belli ki. Arabaya önce beni soktu sonra kapıyı çarpıp kendisi bindi. “Güzel paketlemissin piçi” dedi benim önümde oturan adam iğrenç bir sesle, sanki o da kusmuştu az evvel benim gibi. Arabayı kullanan ise konuşmadı. önümdeki elini suratımda gezdiriyordu, burnumu tuttu. “söyle bakalım bay Mira, burnu olmayan bir Yahudi’ye ne denir?” Cevap vermedim. Burnumu sıkıp sertçe bir tokat attı yüzümün sag yanına. “Cevap verin bay Mira! Ne denir burnu olmayan bir Yahudi’ye?” Şoför konuştu bu defa “rahat bırak adamı, Kerim beyin ne dediğini biliyorsun” Kerim bey? Düşün, düşün kim bu Kerim? Tanımıyorum, yok öyle biri. Tanıdığım tek Kerim, komşu dairede oturan Nebahat Hanımların büyük oğlu. Onun da benimle bir alıp veremedigi yok elbette. O olamaz peki kim bu Kerim? Ona doğru gittiğimize göre yakında tanışacaktım. Meraklanmaya gerek yoktu.

Araba aniden durdu, kapılar açıldı. Zebani sag kolumdan çekip çıkardı beni. Ayaklarım merdivenlere çarptı takilip düşer gibi olduysam da, güçlü bir sekilde beni çekti yukarı. Otomatik kapılar açıldı, kapandı. Asansöre bindik.

“Çıkarın kafasindakini” pürüzsüz bir ses hatta bİr aktörün sesi olabilecek kadar iyi bir tonlamayla söylemişti bu sözü, “karşıma oturtun ve elleri… Çözün.”

“Kovalamacadan ve kötü muameleden dolayı üzgünüm Bay Mira ama siz de kaçarak bize hiç yardımcı olmadınız doğrusu… Tahmin edeceğiniz üzere dün geceki tatsız hadiseden dolayı pesinizdeydik. Polisten önce bizim sizi yakalamış olmamız sizin icin de bizim icin de büyük şans dogrusu”

“Kimsiniz?” diyebildim bileklerimi ovarken. Kesilmislerdi. “Ben, ben zorundaydım.”

devam edecek…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s