AB ile Mülteci Pazarlığı

Erdem Güneş

Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde duraklama evresi iki taraf içinde de giderek artan bir huzursuzluk yaratırken, bu durgunluğun ‘fırtına öncesi sessizlik’ mi  olduğu sorusu akıllara geliyor. Özellikle Avrupa-Atlantik hattında, ‘Türkiye dış politikasında eksen kayması mı yaşanıyor’, ‘Türkiye doğuya mı yöneliyor’ soruları giderek daha yaygın bir veçhe kazanırken Avrupa’da yaşanan gelişmeler de bu duruma tuz biber oluyor. İsviçre’deki ‘minare referandumu’, Hollandalı ‘ırkçı’ Özgürlükler Partisi lideri Geert Wilders’in Türkiye’yi ziyaret etme isteği adı altında Türkiye karşıtı propoganda yapmayası, Kıbrıs’ta daha önceden verilmiş olan 2009 sınırının aşılacağının artık kesinleşmesi, Türkiye’nin üyeliğini en fazla destekleyen ülke olan İsveç dönem başkanlığı sırasında dahi yalnızca bir başlığın açılabilmiş olması gibi bir çok olumsuz gelişme yaşanıyor… Ancak bu sorunlar listesinde belki de en önemli sorunlardan biri en az konuşulanı…

Türkiye’yi transit ülke olarak kullanıp Avrupa’ya göç eden mülteciler konusu Türkiye ile AB arasında çok tartışılan ve çözümü zorlaşan bir hal aldı. Türkiye bir süredir bu önemli sorunu bir anlamda kullanarak AB karşısında avantaj elde etme politikası güttü ancak AB diplomatları bunun böyle sürüp gitmeyeceğinin sinyallerini artık daha güçlü bir şekilde veriyor.

Brüksel tarafından defalarca dile getirilen, Türkiye’nin AB ile “Geri Kabul” anlaşmasını imzalaması talebi ve Ege’de görev yapan Frontex uçakları meselesini konuşmak üzere Avrupa Komisyon’un, Adalet, Özgürlük ve Güvenlik’ten Sorumlu Başkan Yardımcısı Jacques Barrot ile AB Dönem Başkanı İsveç’in Göç ve İltica Bakanı Tobias Billström, 5 Kasım’da Ankara’ya geldi.

Afişte Yunanca şöyle deniliyor: “Göçmenlik politikasının gerçek yüzü”

Frontex uçakları ile ‘it dalaşı’

Frontex, adı Fransızca dış sınırlar anlamına gelen  ‘frontieres exterieures’ kelimelerinden türetilmiş, AB’nin sınırlarında güvenliği sağlamak amacıyla Varşova’da kurulmuş bir AB ajansı. Ege’de yasadışı göç ile mücadele amacıyla kullanılıyor. Türkiye Frontex uçaklarını ‘taciz etmekle’ suçlanıyor. Yunan uçaklarıyla yaşanan ‘it dalaşı’ gibi bu uçaklarla da gerilimi yüksek hava sahası sorunları yaşanıyor.

AB Dönem Başkanı İsveç, geçtiğimiz günlerde, Frontex uçaklarının, Türkiye tarafından “altı kez taciz edildiği”ni iddia eden bir Yunan parlamenterinin sorusunu yanıtlarken “AB ile Türkiye arasında olası bir anlaşmaya varılmak amacıyla taraflar arasında müzakerelerin sürdürüldüğü, söz konusu anlaşmada bilgi teatisinin yanı sıra Türk makamlarının Frontex’in ortak görevlerine katılımının da öngörüleceği”ni açıklamıştı.  Bu kapsamda Türkiye’nin ‘Geri Kabul’ anlaşması imzalanması isteniyor. Ancak bu anlaşma gerçekleşirse Türkiye’nin üzerine alacağı yükümlülükler oldukça ağır olacak. AB’den gönderilecek on binlerce kaçak göçmen için kamplar kurulması gerecek, sınırların güvenliği için sahillerde daha teknolojik araçların kullanılması gerekecek.
AB diplomatları, Türkiye’nin, kaçak göç ile etkin mücadelenin yaratacağı büyük yükü karşılamak amacıyla AB’den “4 milyar euroluk yardım” istediğini söylüyor.
Ancak aynı diplomatlar, AB’nin finansman olarak Türkiye’ye ancak IPA (katılım öncesi destek araçları) programı çerçevesinde en fazla 30 milyon euro ayırabileceğini de ifade ediyorlar.

AB, Türkiye’ye “Geri Kabul” anlaşmasını imzalama karşılığında “vize kozu”nu da kullanıyor. Bu anlaşmanın imzalanması ile, henüz AB üyeliğine resmen aday olmayan ülkelere bile sağlanan “vize kolaylıkları”nın Türkiye’ye de tanınması söz konusu olacak.

Pazarlığın ardındaki trajedi

Türkiye ile AB arasında yaşanan ‘sınır güvenliği pazarlığının’ altında aslında çok büyük bir insani dram yaşanıyor. Bu durum hem Yunanistan’ı hem Türkiye’yi zor durumda bırakırken,  özellikle Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki çatışmalardan kaçan insanlar tarif edilmez bir sürgün acısı yaşıyor.

Yunanistan, yalnızca 2008 yılında 112 bin kaçak göçmeni tutuklayarak göçmen kamplarında uzun süren hapis hayatına mahkûm etti. Bu rakam, ülke nüfusunun yüzde 10’una tekabül ediyor. Bu dehşetengiz tablo karşısında eli kolu bağlı kalan Yunanistan’la birlikte göçmen politikasını “kapıları sıkıcı kilitleyin giremesinler” düzeyine indiren Avrupa Birliği de çaresiz kalmış vaziyette.

Özellikle Afganistan, Pakistan ve Irak’tan yaşanan yoğun göç sırasında kapasitesinin birkaç kat üzerindeki yolcu sayısıyla kayıklar, botlar, orta büyüklükteki tekneler kullanılıyor. Eğer bu araçlar yola dayanmışsa, bazen Yunanistan hükümetinin dahi “kim olduklarını bilmediği” üniformalı maskeli bir grup ellerinde sopalarla teknelere doluşuyor ve mülteci botlarına saldırıp paralarını ellerinden alıyor; üstüne bir de dayak atıyor. Bu ölüm yolculuğu bununla kalsa iyi, asıl korkunç hikâye buradan sonra başlıyor. Elektrik ve temiz su bulunmayan mülteci kampında sonlanacak yolculuk boyunca suya atılma, çıkartılıp dayak yeme, sonra tekrar suya atılma… İnsan Hakları İzleme Örgütü Ekim’de yaptığı açıklamada bu durumun “münferit” olmadığını, sistematik bir yıldırma politikasının sonucu olarak ortaya çıktığını rapor etti. Örgüt özellikle çocuk mültecilerin hiç bir koruma olmadan kaderlerine terkedildiğini belirtiyor. Yunanistan’da bine yakın kayıp mülteci çocuk olduğu sanılıyor. Organ mafyası ve insan ticareti de bu noktada işe karışıyor…

Bu yaşananların yeterince korkunç olduğunu mu düşündünüz? Hayır, yetmiyor, Yunanistan polisi geride bıraktığımız temmuz ayında İtalya’ya göç edebilmek için Patras Limanı’nda kamp kurmuş olan 1800 vatansız sığınmacının kampını yıktı. Kampta yalnızca Kızılhaç’a bağlı gönüllü doktorların derme çatma çadırı ayakta kaldı. Kampın yıkılışını değerlendiren Jacques Barrot’nun “Kontrol edilemeyen göçmen akımı Yunan demokrasisini tehlikeye atıyor” açıklaması da uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamaları meşrulaştırıyor. 2008 yılında Yunanistan’a iltica başvurusunda bulunan yüz binlerce kişiden yalnızca yüzde 0,1’i bu hakkı elde edebildi. Pekçok alanda ortak politikaya sahip olan AB, göçmen politikalarına gelince herkesin bildiğini okuduğu bir düzene dönüşüyor. Kasım’da Jacques Barrot Avrupa Komisyonu’na yeni bir reform taslağı sundu. Tasarıya göre, sığınma başvurularının sonuçlandırılması en fazla altı ay sürecek, mülteciler arasında hak eşitliği sağlanacak ve kadınlarla çocuklar daha fazla korumadan yararlanacak.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s