Onların Evi

Bu yazı burada yayınlanmadan önce Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

http://www.radikal.com.tr/radikal2/onlarin-evi-972693/

Erdem Güneş

‘Bu kadar uzak bir yere gelip, hayal kırıklığı aramaya değer miydi?’

Lamartine / Beldeler Kraliçesi

1810 yılında Napolyon’a karşı Rusya ve İngiltere’yle ittifak yaptığından bu yana hiçbir savaşa taraf olmadı. İki yüzyıllık bir barış, az şey mi? 1995 yılında Avrupa Birliği’ne üye olurken amacının AB’nin refah düzeyini yükseltmek olduğunu söylüyordu. Nüfusu İstanbul’dan az, ortalama yaşam süresi Türkiye’dekinden 6 yıl fazla. Deterjan reklâmlarında hedef kitle kadınlar olduğunda “ayrımcılık var!” diye ayağa kalkan bir halkı var, çevre politikaları ile dünyanın yüz akı… Peki, İsveç’te her şey gerçekten bu kadar yolunda mı?

İsveçlilerin büyük kısmı karanlık ve uzun süren kış mevsimi, katı toplumsal kurallar ve yüksek vergiler dışında hallerinden memnun; Türkiyeliler gibi uzun bir şikâyet listeleri yok gibi görünüyor. Nüfusun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan göçmenler için ise aynı şeyi söylemek mümkün değil. “Hoşgörüye dayalı ayrımcılık”la mücadele etmek zorundalar. Sosyal demokratların yalnızca 1976–1981 yılları arasında iktidarı kaybettiği ülke, Avrupa’nın en gelişmiş refah devleti olarak görülüyor. Göçmen politikaları konusundaki tavrı ise diğer AB üyesi ülkelere nazaran çok daha liberal. Fakat dışarıdan olumlu görünen göçmen politikası içeride karşılığını hakkıyla bulamayınca, ülkeye çalışmaya gelen göçmenler ciddi sorunlarla karşılaşıyor. Hükümetin Entegrasyon ve Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı ya da çok kültürlülük politikaları halkın göçmenleri işsizlikten, yüksek vergilerden sorumlu tutmasını engelleyemiyor.

“Göçmenler mi? İsveç bütün Avrupa’nın yükünü taşıyor” diyor 25 yaşındaki Maria, sesi haksızlığa uğramış gibi çınlıyor. “Bu ülkede göçmenlerin problemi yok, bu ülkenin göçmen problemi var!” diyor. Bunu söyledikten sonra kısa bir süre susuyor ve devam ediyor: “Iraklılar Neden İngiltere’ye gitmiyor, ülkelerini biz mi işgal ettik?” Maria, SIPRI raporuna göre ülkesinin dünyanın 2. en büyük silah tüccarı olduğunu bilmiyor; çatışma bölgelerine silah satışı yasak olsa da gizli silah satışında ülke nüfusuna oranla birinci sırada yer aldığını da… Irak’ı işgal eden ABD’nin en büyük silah kaynaklarından biri İsveç’ti. Ama Maria tek bir şeyi iyi biliyor: Çok fazla vergi ödüyorlar ve göçmenler bundan sorumlu!

İsveç’e yeni gelenlerin karşısına ilk etapta İsveççe öğreten bir kurum çıkıyor: Yabancılar için İsveççe (SFI)  Bu kurum “yeni”ye İsveççeyi öğretirken “Nasıl İsveçli olunur”u da öğretiyor. “İsveç’te biz böyle yapıyoruz”, “İsveçliler geç kalmaz”, “İsveçliler kırmızıda durur yeşilde geçer” gibi “örnek cümleler” bu kurumun bastığı kitaplarda yer alıyor. İsveç ile ilgili pek çok internet forumunda nice doktor, mimar, öğretmenin aşağılayıcı bulduğu için bu eğitime katılmayı reddettiği görülüyor…

Özellikle metrolarda ayrımcılık elle tutulur, gözle görülür hale geliyor. Göçmenlerin yoğun olduğu vagonlarda boş koltuklara oturmak yerine ayakta duran, kendilerini tehlikede hissedip etrafa korkulu bakışlar fırlatan İsveçlileri sıklıkla görebilirsiniz… Avrupa’da 11 Eylül sonrasında yükselişe geçen İslamofobi ile birlikte, Müslüman coğrafyalardan gelenler ayaklı birer tehdit olarak görülüyor. Pakistanlılar, Araplar, Türkler hatta siyah saçlı Yunanlılar bile bu durumdan muzdarip…

“Zaten defalarca güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz uçak kapısına gelene dek ama hostes bana kenarda beklememi söyledi, neden bilmiyorum; herkes uçağa bindi ve ben orada nedensizce bekletildim. Herkes bindikten sonra beni uçağa aldı,” diyor 27 yaşında bir Kürt olan Yusuf. Bir yıl önce İsveç’e gelmiş ve defalarca ayrımcılıkla karşılaşmış, İsveççe öğrenmeye başlamış ancak kalitesiz eğitim onu da bezdirmiş: “Türkiye’ye dönmeyi isterdim ama asker olmak istemiyorum.”

“İsveç  İsveçlilerindir”

1980’lerin başında adını duyuran bir örgüt İsveç İsveçlilerindir, daha sonra 1988 yılında İsveçli Demokratlar’ı (Sverige Demokraterna) kuruyorlar.  90’lı yıllarda “insan haklarına saygılı” evrensel bir parti olduğunu ilan ediyor ve popülist bir çizgiye kayıyor. Bir diğer ırkçı parti Yeni Demokrasi’nin (NyD) ise kurulduğu 1991 yılında yüzde 7 oranında oy alırken bugün yüzde 1’in altında düşmüş durumda. Ama bu rakamlar belki de yanıltıcı olabilir. Zira İsveç’te bugün yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtı politikalar radikal sağ tarafından değil merkez ve ılımlı partiler tarafından “oyunun kuralları” içinde yapılıyor. Yeni sağ, tikelci yaklaşımı hoşgörü ile birleştirerek etnik farklılıkların altını daha da çizer hale geldi. Dışlayıcı tutum üstten bakan bir hoşgörü ile birleşerek yerli İsveçlileri “hoşgörü gösteren”, doğulu göçmenleri ise “hoşgörüye muhtaç” insanlar olarak konumlandırdı. Ana akım partilerin suç ve işsizliğe karşı getirdikleri çözüm önerisi, göçmen alımının derhal durdurulması olarak ortaya çıkıyor. Böylece yabancıya şu mesaj veriliyor: Çalış, vergini öde, İsveçli gibi davran! Kısacası, burada barınmayı hak et! Çünkü burası senin evin değil, onların evi.

İsveç muhteşem doğası, bireyi merkeze koyduğu toplumsal düzeni, eğitim, sosyal güvenceler alanlarındaki eşitlikçi politikalarıyla Avrupa içinde hala refahın kalesi olarak yükseliyor. Sait Faik’in dediği gibi “Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir diye?” Ancak bu muhteşem kale “Üçüncü Dünyalılar”a hem kapılarını açıyor hem de dünyalarını çizdiği sınırların gerisinde bırakmalarını şart koşuyor. Sembolik şiddet ve ayrımcılık, zaten kendi toprağından kopmuş yabancılara bu “cennet vatanı” kimi zaman bir cehenneme çevirebiliyor. Yabancı ise kendisini geride bıraktığı -çoğu zaman kaçtığı- ülkesiyle kabul görmediği bu “soğuk” ülke arasında sıkışmış ve çaresiz hissedebiliyor. Karamsar bir tablo gibi görünse de Avrupa’da yükselen aşırı sağın karşısında İsveç yine de önemli bir başarı kazanmış durumda. Kapılarını mültecilere ve göçmenlere açık tutuyor; nefret suçlarına karşı toplumu dizginliyor. Üstelik Britanya, Fransa ve Almanya’nın göçmenleri kaçırmak için ellerinden geleni yaptığı bir dönemde.

3 Ocak 2010 / Radikal İki’de yayımlanmıştır.

Advertisements

2 responses to “Onların Evi

  1. Türkiye’deki açılım politikasının aynısının;İsveç’teki açılıma benzemesi ve halkın bu açılıma bakışının olumsuz olması (dünyanın en demokratik halklarında biri olmasına rağmen) Türkiye’deki duruma ışık tutar gibidir.(bugün yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtı politikalar radikal sağ
    tarafından değil merkez ve ılımlı partiler tarafından “oyunun
    kuralları” içinde yapılıyor. Yeni sağ, tikelci yaklaşımı hoşgörü ile
    birleştirerek etnik farklılıkların altını daha da çizer hale geldi.
    Dışlayıcı tutum üstten bakan bir hoşgörü ile birleşerek yerli
    İsveçlileri “hoşgörü gösteren”, doğulu göçmenleri ise “hoşgörüye
    muhtaç” insanlar olarak konumlandırdı.)

    İkinci olarak kendi halkımızın özellikle Kürtlerin genel olarak Türkçeyi öğrenmek istememeleri veya zorla öğrenmenleri(günlük işleri yapabilmek için).Kendi vatandaşımız bunu öğrenmek zorundayken İsveç’te göçmenler için İsveççe öğrenme kurumu ortaya çıkıyor(İsveç’e yeni
    gelenlerin karşısına ilk etapta İsveççe öğreten bir kurum çıkıyor:
    Yabancılar için İsveççe (SFI) Bu kurum “yeni”ye İsveççeyi öğretirken
    “Nasıl İsveçli olunur”u da öğretiyor. “İsveç’te biz böyle yapıyoruz”…)

    Sonuç olarak Dünya’nın en demokatik Halkı “İsveç İsveçlilerindir” dediği zaman demokrasiye aykırı olmuyorda biz “Türkiye,Türklerindir dediğimiz zaman suç işlemiş oluyoruz? sadece bunu merak ediyorum.

  2. Merhaba, okyup yorum yaptığınız için teşekkürler ancak iki sebepten size katılmıyorum, açıklayayım:

    birincisi; sosyo-ekonomik ve tarihsel açıdan Türkiye ile İsveç’in karşılaştırılması mümkün bile değil ki bunun üzerinden bir tartışma yürütmek de bu yüzden bence anlamlı olmayacaktır. Mukayese edebileceğimizi sanmıyorum…

    ikincisi; İsveçliler dünyanın en demokratik halkı falan değil tabii ki. Böyle bir sıralama yapılsa üst sıralarda olur muhtemelen orası ayrı. Ancak ‘isveç isveçlilerindir’ diyenlerle ‘Türkiye Türklerindir’ diyenler arasında emin olunuz hiçbir fark göremiyorum, yazıda da bunu ima eden bir şey yok. Dünyanın her yerinde despotik otoriter eğilimler var ve her yerde bu çatışma yaratıcı birer unsur olarak ortaya çıkıyor. Benim kendi görüşüm dünyayı ve kendimizi Irk, din, cinsel yönelim, etnisite, mezhep olarak tanımlamak yerine ideolojik bağlamda ele almaktır. O zaman hak ve adalet temelli bir varoluş ‘belki’ mümkün olabilir.

    Teşekkürler.

    erdem

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s