AB’nin ‘NATO Krizi’

Hırvatistan ve Arnavutluk’un da katılımıyla 28 üyeli bir ittifaka dönüşen NATO’nun 60. kuruluş yıldönümü Türkiye’nin Rasmussen’in genel sekreterliğini veto etmesiyle krize sahne oldu. Aslında kriz sinyallerini aylar öncesinden vermiş Türkiye Rasmussen’in adaylığına sıcak bakmadığını, başka bir ismin NATO genel sekreteri olması gerektiğini çeşitli düzeylerde ve kanallarla açıklamıştı. Ancak başta Şansölye Merkel ve Mösyö Sarkozy olmak üzere tüm Avrupa Birliği liderleri Rasmussen’in arkasında kenetlenince 4 Nisan günü kriz patlak verdi ancak 24 saat süren diplomasi trafiği sonucunda Türkiye ikna edilebildi, Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen 5 Nisan günü NATO’nun yeni genel sekreteri oldu.

Türkiye ikna edildi edilmesine de karşılığında elde ettiği iddia edilen ‘kazanımlar’ havada kaldı. İlk olarak Rasmussen’in İslam âleminden özür dileyeceği söylenmişti, Rasmussen krizden iki gün sonra Medeniyetler İttifakı Buluşması için geldiği İstanbul’da ‘Tüm dinlere saygılı olunmalı’ diyerek bunu geçiştirdi. Roj Tv kapatılacak denilmişti, bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, gerçekleşirse yerine yenisinin yayına başlatılmayacağı konusunda hiçbir somut veri hala ortada yok! Dışişleri Türkiye’nin NATO’nun askeri kanadında iki önemli mevkide bulunacağını ve AB ile müzakerelerde biri enerji olan iki başlıkta daha hızlı ilerleneceği açıklamıştı, bu konuda da henüz bir gelişme görülmedi. Yani sonuç olarak 5 Nisan günü Türkiye’de pek çok gazetenin bir diplomasi zaferi olarak yorumladığı NATO krizinin aslında Türkiye’nin ‘kandırılması’ndan başka bir şey olmadığı birkaç gün içinde ortaya çıktı. Oysa Türkiye Rasmussen’e olan itirazında haklı gerekçelere sahipti. Ancak Avrupalı siyasiler kulaklarını buna tıkamakta ısrarcı olup Türkiye’yi ‘şımarıklık yapmakla’ suçladı. Batı medyası ise Türkiye’nin ‘cüretinin’ bedelini ödeyeceğini yazdı.

Türkiye 2005 yılındaki onlarca kişinin gösterilerde ölümüne neden olan karikatür krizini yönetemeyen, 11 Müslüman ülkenin büyükelçisini kapıdan çeviren ve tüm dünyada Müslümanların belki de en çok öfkesini kazanmış yaşayan kişi olan Rasmussen liderliğindeki NATO’nun Müslüman bir coğrafyada başarısız olacağını iddia etmekte hiç de haksız değildi. Rasmussen’in basın ve ifade hürriyetini kullanarak savunduğu karikatürler ırkçı birer nefret ifadesiydi ve basın hürriyetinin kötüye kullanımından daha naif bir anlam taşımıyordu. Üstelik aynı Rasmussen 2001’den beri Danimarka’yı yönetirken Avrupa’daki en katı göçmen yasasını çıkartmış, Che portreli, orak çekiçli tişörtler bastırıp internetten satmaya çalışan bir avuç Danimarkalının hapis cezası aldığı ‘tişört davasını’ ifade hürriyetinin ihlali olarak görmemişti! Böyle bir ismin Taliban ve El-Kaide ile savaşacak Müslüman bir coğrafyada NATO’nun lideri olmasının tepki çekeceği çok açık. NATO zirvesinde 5000 kişilik askeri güç sözü veren AB üyesi devletler belki de Rasmussen gibi bir isimle ‘karşı taraf’ın saflarına kat be kat fazla ‘mücahit’ kazandırdıklarını göz ardı ediyor! Dahası krizin NATO’nun tek Müslüman üyesi olan Türkiye’nin iyice dışlanmasına neden olması, Tahran’la diplomatik teması sürdüren tek NATO üyesi olarak Ankara’nın yakınlaşma açısından birincil kanalken neredeyse uyarılarının hiç dikkate alınmaması da bir diğer önemli nokta.

NATO Zirvesinde AB Şantajı

Gelelim Avrupa Birliği’nin krizde Türkiye’ye yönelttiği şantaja, Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn kriz sırasında şöyle buyurdu: “Türkiye AB ilişkileri yara alacaktır” Bu yetmezmiş gibi ittifakın Avrupalı liderleri ‘Biz AB içinde Rasmussen’i destekleme kararı aldık’ açıklaması yaptı. Bunun üzerine Abdullah Gül “Burası AB değil NATO, kararı burada birlikte alırız” diye cevap verdiyse de AB’nin bu türden bir ikiyüzlülüğe ne denli aşina olduğunu unutmamak gerekir. Bu ikiyüzlülüğün bir nedeni ise Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin Haziran ayındaki Avrupa Palamentosu seçimlerine malzeme yapılması… Fransız Liberation gazetesi ‘Türkiye’nin Rasmussen çıkışının Fransa’yı mutlu ettiğini bunun üyelik yolunda Fransa tarafından kullanılacağını” yazdı. Üstelik Obama’nın Strazburgtan sonra yaptığı Türkiye gezisi sırasında Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediğini açıklaması Avrupa kamuoyunda hiç de olumlu karşılık bulmadı. Avrupalılar bunun ‘ABD’ye Meksika sınırını aç demek gibi bir anlam taşıdığını’ savunuyor.

Sonuç olarak yaşanan bu krizden ne Türkiye ne AB tatmin edici bir sonu alamadan ayrıldı. Rasmussen Obama olmadan Türkiye’nin ikna edilemeyeceğini gördü ve Obama’nın yanında Gül’ü ikna etmek için üçlü bir toplantıya katılmak zorunda kaldı. Türkiye verdiği veto kararının arkasında ABD desteği olmadan en fazla 24 saat dayanabildiğini gösterip üstüne de ‘Biz kazandık’ açıklaması yapınca diplomatik açıdan ne denli toy olduğunu gösterdi. Velhasıl bu krizin tek kazananı iki tarafın da muhtaç olduğu aşikâr olan ABD daha da önemlisi Barack Obama’ydı.

Nicolas Sarkozy ve Angela Merkel Strazburg’taki NATO zirvesinin sonunda Barack Obama’ya dönüp şöyle diyordu: “Onunla çalışmaktan mutluyuz, Ona güveniyoruz!” Obama’nın garantilerine güvenip Rasmussen vetosunu kaldıran Recep Tayyip Erdoğan ise İstamnbuş’da şöyle diyordu: “Barack Obama’nın sözüne güveniyoruz!”. ABD halkı, Avrupa kamuoyu da ona güveniyor… Ancak ona güvenmeyen birileri var dünyada, Ortadoğu’da, Asya’da, dünyanın geri kalanında… Onun George W. Bush’tan farkının olmadığını, Irak’tan çekilip Afganistan’a yerleşeceğine inanan milyonlarca insan…

Erdem Güneş / Ankara

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s